taşınma işleri

Selamlar,

bir adresten başka bir adrese taşıdım postlarımı, altında, sağında solunda bir yerinde reklamlar çıkmasın diye, oraya da beklerim, çok sevinirim uğrarsanız:

http://cekimetkisi.com/zamananotlar/

Bir de beceremedim günlüğün takipçilerini taşımayı, eğer hala ilginizi çekiyorsa, tekrardan üye olursanız yeni günlüğe ayrıca da sevinirim :)

sevgiyle kalın…

232A6012k

Reklamlar
iyi şeyler içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

sonbahar, karmaşık ruh halleri, yapraklar falan

Ankara’ya en yakışan mevsim sonbahar, gözüme en güzel göründüğü ay da Eylül dür. Daha da zorlayasım yok hiç güzelliklerini sıralamak için, malum özellikle son yıllarda, kendisinin muhteşem belediyesiyle çirkinleşmekteki hızı tartışılmaz. Çocukluğumda böyle hatırlamıyorum, büyük ağaçlar, sempatik komşular, insanlar, tanıdık gelen güven veren sokaklar hatırlıyorum ve bu şehir hakkında kötü en ufak birşey bile düşündüğümü hatırlamıyorum. Gerçi belki de ben onca yıldan sonra hatırlayamıyorum birşeyleri, malum hafızanın hafiften zora girmeye başladığı yaşlar bu yaşlar(insanın kendisine ve çevresine yaşlandığını söyleyip durması kendisini içten içe daha genç hissetmesini sağlıyor mudur acaba :)). Sonbaharda yavaş yavaş değişen doğa ile beraber ruh halimiz de değişmeye başlıyor ya, yeni başlangıçlar, cesaret edilemeyen kararlar daha cazip geliyor, belki de tekrar kış gelip de sorunlar başlayıp, kıpırdamak daha zor hale gelmeden son çıkış yeri/zamanı sonbahar. Neyse bununla ilgili daha uzun uzun yazıp laf kalabalığı yapabilirim gibi hissediyorum, kesiyorum burada :)

Çirkin griden uzaklaşıp, doğa ile biraz (dikkat her an mangalcı veya fotoğrafçı istilası olabiliyor) da olsa başbaşa kalayım gibi bir dileğiniz varsa o zaman minimum 1 saat yol katetmeyi göze almak gerekiyor. Herhangi bir yöne 1 saat kadar dümdüz gidince böyle bir yerlere çıkılabiliyor, Kızılcahamam, Karagöl, Ayaş, Nallıhan, hiç olmadı Kazan, Beynam felan :) Ben de isterdim Trilye’den, Bodrum dan, ne bileyim Artvin’ den ve hatta NewYork dan, Paris ten felan bahsedeyim ama elimizde bu var bu şartlarda, idare edin. Kim bilir belki turist bile çekerim bu dünya incisi Çubuk ilçesine :) Neyse sonbahar fotoğraflarım olsun istedim ya mekanı Karagöl olarak seçtik, bu sefer ekip en bi çekirdek aile. Şimdi göl nerededir, nasıl gidilir bu konulara hiç girmeyeyim, merak ederseniz şurada bir miktar ansiklopedik bilgi var. Fotoğraflarımı dizeyim sıra sıra…

Gittiğimizde Ekim ayıydı ama hava o kadar soğuktu ki anlatamam, şu anki havalar gerçekten pastırma sıcakları kıymetini bilelim öpelim koklayalım.

Siyah beyaz fotoğraflar yine de en sevdiğim, sonbaharın o ahenk içindeki renklerine (özellikle de instagramda, orda burda artık içimizi bayma seviyesine gelmiş olsa da) rağmen…

Neyse dönüyorum rengarenklere :)

gölün çevresi yetti deyip de tepelere tırmanmaya başlıyorsunuz bir süre sonra, kesinlikle tavsiye ediyorum en tepeye kadar çıkın ağaçların arasından. Bu kavak ağaçları illettir ya baharda uçuşan tüycükler yüzünüze gözünüze girer, işte bu ağaçlar sonbaharda bir mucize. Işığın üzerinde bu kadar güzel yansıdığı başka bir ağaç yok bence, hafif de bir rüzgar varsa o kıpırtıyı izlemek tam benlik (+30 aktivitesi, tartışılmaz).

malum şehir çocukları yetiştirdiğimiz için aa şu aaa bu diye şaşıra şaşıra yol alıyoruz, ve hatta öyle anlar oluyor ki minnoş palamutlara, pembe yapraklara falan şaşırıyoruz. Şaşırmak en sevdiğim duygu olabilir aslında, o yüzden çocuklarla takılmayı seviyorum, o kadar kolay şaşırıyorlar ki. Düşünsenize bir şeye en son ne zaman şaşırdınız? Çok kötü, her şeye alışmak, kanıksamak çok kötü…

Yokuş tırmandıkça zorlaşıyor fotoğrafta görüldüğü haliyle, hatta çekiştirmeye dönmüş durumda :)

diyorum ya bu kavak ağacının yaprakları şiirsel (35+ söylemleri devam)..

vee malum ayak fotoğrafı :) hayır elimde kocaman lens var, eşek ölüsü kıvamında, kafayı eğmekten daha riskli bişey olamazdı da, bu foto da eksik kalmasın deyiverdim.

Neyse tepeye çıktık da başımız göğe erdi. Yaaa bişey yok işte yukarıda, malum biz hedeften çok yolculuğun kendindeyiz :) yine de koyayım ne menem bişey yukardan görün:

bunlar da cesur aile bireyleri:

Neyse ki iniş için kısa bir yol bulduk, kolay oldu, yoksa her tür ihtiyacın başgösterdiği bir zamanlamayla birbirimizi keser kıvama gelmek an meselesiydi :)

bu da dönüş yolu, biliyorsunuz Karagöl ün en güzel yanı, Ankara’ya dönüşü :) tabiki…

Fotoğrafları seçememiş, bu sebeple hepsini koymuş olabilirim, ve bu sebeple de bir miktar baymış olabilirim, kusura bakmayın. Ama sevgiyle kalın…

aile, gezi, insan, iyi şeyler, sonbahar, şehir içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

ankara, kale, kediler ve çarşılar

Doğdum doğalı bu şehirde olup da bu postu hala yapmamışım, hem de bir fotoğraf blogunda, şaka gibi. Ankara’da eli fotoğraf makinesi tutan herkesin değişmez mekanıdır Kale, bilen bilir, olmazsa olmazdır burada fotoğraf çekmek, yapılmazsa yazıktır, günahtır. Bir mekanda turist olmayı sevmiyorum, 39 yıldır yaşadığım yerde turist olmayı hele hiç sevmiyorum. Ama yapacak birşey yok, bu fotoğraflar bu günlüğe girecek yoksa bir görevi yapmamış gibi hissedeceğim kendimi :) Bizim ailemizde bir Ulus kültürü vardır, babam özellikle her yerini, her çarşısını, halini, pazarını bilir, dolayısıyla ondan iyi turist rehberi olmaz. Dolayısıyla lider babam olmak üzere ekibi annem, babam ve Deniz olarak 3 jenerasyondan kurduk anlayacağınız. Hedefi Ankara Kale’sinin çarşı, pazar olan bölümünü gezip tozmak üzere koyduğumuzdan olayın tarihi, sosyo ekonomik vb. boyutunu atlıyorum izninizle.

Neyse konuya gireyim, geziye kalenin üst tarafından başladık, Rahmi Koç müzesi haline getirilen Çengel Han’dan. Çengel Han’ı (Cengiz Han gibi gelmiyor mu kulağa) geçiyorum, yokuş aşağı inelim biz, antikacıların, ıvır zıvır dükkanlarının arasından.

Ben valla en çok kedi olmaya özendim Kale’de, yok böyle bir keyif duygusu, bulmuşlar her yerde kadife koltukları, sandalyeleri yayılmışlar ki yayılmışlar, bir tek gözbebekleri hareket ediyor, öyle kıpırtısız huzurlu takılıyorlar :)

işte en sempatik hanlardan biri Pirinç Han…Tarihini bilmiyorum ama vakti zamanında gerçekten hizmette bir hanmış galiba, ortasında avlusuyla oda oda U şeklinde yapısı var, şimdi ortadaki avlu çay bahçesi olmuş, gayet gözlemeli çaylı çay bahçesi, tavsiye edilir.

işte bu da Pirinç Han’ın kediciği(koyuncuğu), şaşırmadınız kapmış burada da en rahat düzlemi.

Han’ın dışına çıkınca manzara şöyle birşey:

ve işte fotoğraflarını çekmeye doyamadığımız kaybolan el sanatları fotoğraflarına ben de ufacık bir katkıda bulunayım (ferforje ve cam birlikteliği çok başarılıydı, ayrıca ışıklı cam lambalar güzel görünüyordu dayanamadım) :)

Çekicin demir saça her vuruşunda çıkardığı tann tunn sese senkron birşekilde gözlerini kırpan Deniz, olayı oyuna çevirip sürekli göz kırpmaya başlayınca, tik olacak sanıp korktum valla ama neyse ki çocuk komik bi tip, konuyu hızlıca değiştirebildik :)

ve sonra başka pasajlara girdik babacığımın önderliğinde, sağolsun gari.

sanırım bendeki fotoğraf sevgisi, babamdan yadigar, çocukluğuna ait bir sürü fotoğrafı olan şanslı çocuklarız biz, neredeyse her yaz tatilimizin, her doğum günümüzün, her okul açılışının fotoğrafı vardır. Şimdilerde sanat için fotoğraf çekiyor tabi babam :)

Neyse bu pasajdan da çıkıyoruz, şöyle garip bir yoldan geçerek, sonra 1-2 sağ solla hengameli meşhur çıkrıkçılar yokuşunda buluyoruz kendimizi.

Her yer o kadar renkli ve malzemeyle dolu ki algı patlaması yaşamamak için fotoğrafı siyah beyaz yapmayı tercih ettim :)

Bir grup neşeli, düşünceli çocuk işte bunlar da, takılıyorlar :)

şimdi yokuştaki dükkanlardan birinin adına bakın lütfen :) Sandalyede oturan bey dükkanın mal sahibi, ayakta en sağ başta olan güleryüzlü satıcı da onun oğlu. Dükkana da oğlunun ilk adını vermiş sandalyede oturan bey, Azrail yani. Bir de hikayesini anlattı yan dükkanlardaki neşeli esnaf, şimdi hiç anlatmayayım buralardan, uzun olur. Neyse sonuç itibariyle herkes gülüyor, keyifler gıcır, önemli olan da bu (al işte esnafa da özeniyorum bu açıdan bakınca).

çarşı çıkışı dönüş yolu:

daha yakından:

bu arada bir lens hood alıp, öyle fotoğrafın ortasındaki kocaman yuvarlaklardan kurtulmam lazım, kısmetse inşallah yapabileceğim. Herhalde ilk defa bu kadar fazla fotoğraf koydum bir posta, artık yavaş falan yüklenirse kusuruma bakmayın :)

Bu son fotoğraflar biraz aile fotoğrafı, Pirinçhan’ın çay bahçesinden. Bu da fotoğraf çekme telaşına düşüp, otun çöpün damın yerin göğün fotoğrafını çeken Deniz :

bu benim dünya güzeli gezi ekibim:

he hee bu da elini kolunu koyacak yer bulamayan poz özürlü ben :)

Bir de unutmayayım, Deniz’e çerez verip ceplerini tıka basa dolduran, çok içten seven, sarılan bir amca var, illa beraber fotoğrafımızı çek dedi, çekmem mi, o da burada:

Tam diyecektim ki bayramdan bayrama post yapıyorum, farkettim ki bugün Cumhuriyet Bayramı, kuralı bozmayayım :) Hepimize iyi bayramlar, daha nice 90’lar !

aile, gezi, iyi şeyler, sonbahar, şehir içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

bahçeye dadanan dev örümcek

Başlığa bakıp da aldanıp okumaya devam edin diye böyle ilginç bir başlık koydum :) Sanki ziraat konulu ya da böcek bilimi konulu bir yazıymışçasına ilginç tabi benim postum da kendince. Valla bir anne olarak bıkmış ve de usanmış durumdayım şu spiderman den ve onun polyester naylon kostümünden. İnsan içine çıkamaz oldum artık çocukla. Hayır bizim gözümüz ona bu haliyle alıştı, farketmiyoruz bile artık ama geçen elma toplama girişimimizde manzara hakkaten absürddü :)

Çocukların erkekse bu süper kahramanlara, kızsa ne bileyim prenseslere, perilere falan özendiği böyle bir dönem var, sanıyorum normal ve umuyorum geçici. Cinsel kimliğin oluşmaya başladığı bir dönem olmasıyla ilgisi var belki de. Neyse fotoğrafların pek bi numarası yok, sadece komik olduğunu düşünmemden koydum bloga, itiraf ediyorum, zamana not olsun, okuyunca gülerim diye umut ediyorum gelecekte :)

Şöyle dönüş yolunda çektiğim iki Angara bozkırı fotoğrafını koymadan geçemeyeceğim, kartpostal kontenjanından yerleşsinler sayfaya:

aile, fotoğraf zorlamaları, güzel ve yalnız ülkem, kırsal, sonbahar içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

bağbozumu – elmabozumu – yıldönümü(bozumu)

Yaklaşık 1 yıl önce bağbozumu postu ile başlamışım günlüğe. Uzuun uzun düşünmüş taşınmış bu konuyu bulmuşum zannedersem :) Aslında niyetim sadece zamana güzel fotoğraflarla notlar düşmekti, hani kalıcı olma endişesi var ya üstümde, onu kendi çapımda gerçekleyebilmekti. Oldu mu, eh işte diyeyim, sanki gitgide daha anlamlı oluyor, geriye dönüp okuması izlemesi daha keyifli oluyor. Belki yıllar sonra berbat görünecek tüm fotoğraflar gözüme, bilmiyorum ki…Şimdilik keyfim iyi…

Fotoğraflar bizim bahçeden, üzüm ve elma patlaması yaşadık bu sene, afferim onlara, valla tebrik ediyorum.

Bahçemiz bakımsızlıktan doğallığın doruklarında, otlar dizboyu :)

Tanıştırayım, bu da bahçemizin en sevdiğim ağacı, dut. 5 yıldır kendisinin bir tek dut bile verdiğini görmedim, asi biraz :)

Bu 2. fotoğrafta sanki üsttekinin aynısı gibi duruyor ama değil, seçemedim hangisini koyayım diye, koyuverdim.

Bağ bahçe yeter sanırsam, içinde insan olmayan fotoğraf pek çekmem ama bunlar da böyle oldu, olsun varsın, sağlık olsun, aşk olsun, huzur olsun…

dipten gelen not: siz siz olun benim gibi o canım lensleri güneşe doğrultup doğrultup fotoğraflar çekmeyin, yazık olmasın merceklere. Bir de o kocaman yuvarlak lekeler oluşmasın. Ah elimde değil seviyorum o lekeleri diyorsanız benim gibi, umursamayın çekin gitsin :)

iyi şeyler, kırsal, sonbahar içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

#direnodtü

Biliyorsunuz ODTÜ sınırları içerisinden yol geçiyor şimdilerde, inşaat haldır huldur devam ediyor, ODTÜ nün 100.yıl kapısından Çiğdem mahallesine doğru. Konu ile ilgili rektörlük bir açıklama yayınladı, dedi ki biz bilmem kaç yıl önce izin verdik belediyeye, yapılabilir, sit alanıdır ağaçları taşımak lazım, kesmemek lazım falan felan…Vermişler bir söz, tutuyorlar, yapacak birşey yok, öğrenci, mahalle sakinleri, herkes sussun otursun. Huzur içinde yaşayıp giden 100.yıl ve Çiğdem halkı bilmem kaç ay boyunca toz toprak içinde, yolları kapalı, sürekli tırlar kamyonlar, dev inşaat araçları arasından evine barkına ulaşmaya uğraşıyor. Hadi bu inşaat bitti 3-4 ay sonra, çektik çekeceğimizi, sonra güzelim yeşil mahallenin ortasından 8 şerit otoban vızır vızır işlemeye başlayacak, gürültü, hava kirliliği yanımıza kar kalacak. Artık bilmiyorum otobanın dibindeki evler değer mi kazanır, değer mi kaybeder, ama insanların sağlıklarını kaybedeceği açık.

İşin acayibi, tam 100.yıl kapısı önünde yakın zamanda Çankaya Belediyesi bir park inşaatı başlatmıştı, ağaçları dikildi, basket potaları falan kondu, şimdi tam parkın üstünden otoban taşıyan bir köprü geçiyor, akıl alacak şeyler değil. Çocuklar o yoldan yürüyerek mahallenin okullarına gidiyorlar, tozun toprağın, işçilerin, inşaat malzemelerinin arasından elele tutuşup okula gitmeye çalışıyorlar, bu arada eski yollar inşaata kurban gittiğinden arabalar bulduğu boşluktan dalıyor, sürücüler başını kurtarmaya uğraşıyor. Ödüm kopuyor hergün araba kullanırken önüme bir çocuk atlayacak diye, rüyalarıma giriyor…Hah işte tüm bunlara hayır demek isteyen ODTÜlü öğrencinin dediği dinlenmediği gibi, bir de üstüne üstlük tahrik ediliyor, sonrasında da gözdağı verilmeye uğraşılıyor.

İnşaat alanının dibinde parketmiş bir Toma var, duruyor orada, sanırım tüm bu işler bitip son asfalt dökülene kadar da orada duracak, dursun varsın…Neyse fotoğraflar 6 Eylül den, yolun üzerinde olduğu için yıkılması planlanan mekanlar yıkılırken, ODTÜ lü öğrencinin, akademisyenin gözünün içine baka baka, göstere göstere yol kenarındaki ağaçları iş makineleri ile talan eden (hani taşıyacaktınız ya o ağaçları) belediye çalışanlarına, onları ip gibi dizilip koruyan polis kardeşlere, en başta Ankara adına i.melih e armağan olsun. Ben de zamana bir not düşeyim, geçeyim.

güzel ve yalnız ülkem, şehir içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Karaburun – devam

Karaburun turumuza devam edelim kaldığımız yerden…Burnun diğer tarafına, limana doğru gidiyoruz şimdi de, burası en hareketli yeri sayılır Karaburun’un, restoranlar, kafeler burda, hepsiiii burada.

Karaburun un meşhur pansiyonu ve restoranı Number One, adı üstünde bir numara kendisi. Deniz mahsülleri, balık, meze ağırlıklı, gayet de başarılı ama çok uygun fiyatlı diyemeyeceğim restoranı için. Ama te oralara gitmişken uğramak lazım :)

Akşam denizi gibi var mı ya diyorsanız, siz de bendensiniz, burası da number one ın pansiyonunun önündeki deniz işte..

O bu değilde, işte burda en beğendim kapı var, şimdilerde pansiyon olmuş, ama burada yaşamanın hayalini kurmamanın imkanı yok…

Kapıdan adım atınca işte merdivenler, aaah kendime not olsun buraya koyuyorum bütün fotoğraflarını, dönüp dönüp bakayım diye :(

Bir de narı meşhurmuş buranın, tatlı tatlı sallanıyorlar dallarda, zaten çok estetik narın kendisi sağolsun, fotoğraf da kendinden güzel oldu :)

Geceleri uyanık gezen köpekler, nerdeyse akşama kadar baygın yatıyorlar sokaklarda, gayet de yolun ortasında :) hop üstünden atlayıp yolunuza devam ediyorsunuz, kimse dönüp bakmıyor bile.

Şu hemen alttaki fotoğraftaki masada servis yapan ayakta duram adam varya dünyanın en tatlı adamı olabilir :) O restoranın sahibi (adını da hatırlasaydım mekanın iyi olacaktı ama zaten 4-5 tane yer var sahilde :p ) kendisi, ama mutlaka uğrayın giderseniz. Çocukların deniz kenarında kayalıklara düşürdüğü çatalı söylediğimizde sevinip bereket demek bu dedi, güldü :) Sabah kahvaltı için gelmiştik, inanılmaz bir şeklde yarım saat içinde oturacak yer kalmadı mekanda. Fiyatlar da gayeeet uygun :)

Aaaah yine akşam denizi…

içinde anne-kız olan kareler varya bayılıyorum onlara :)

Herkese harika haftasonları diliyorum, sevgiler…

güzel ve yalnız ülkem, gezi, iyi şeyler içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın